En İyi Escobar Filmi Hangisi? Filmler Üzerinden Pablo Escobar'ın Sinemadaki Yüzüne Ayrıntılı Bir Bakış
En İyi Escobar Filmi Hangisi? İlk Bakışta Cevap Vermek Neden Zor?
Pablo Escobar hakkında film izlemeye başlayınca insanın karşısına yalnızca bir suç hikâyesi çıkmıyor. Bir yanda inanılmaz bir servet, korku ve güç; diğer yanda Medellín sokakları, yoksulluk, uyuşturucu ekonomisi, devlet kurumları, gazeteciler, aileler ve bütün bir toplumun yaşadığı travma var. Benim açımdan Escobar filmlerini ilginç yapan da tam olarak bu. Çünkü mesele yalnızca “Escobar'ı kim daha iyi oynamış?” sorusundan ibaret değil.
Forumlarda bu konu açıldığında genellikle iki film öne çıkıyor: Loving Pablo (2017) ve Escobar: Paradise Lost (2014). Bunlardan ilki doğrudan Escobar'ın yükselişine ve düşüşüne, özellikle de gazeteci Virginia Vallejo ile ilişkisine odaklanıyor. İkincisi ise Escobar'ın hayatını genç bir yabancının gözünden anlatan, romantik gerilim ile suç filmini birleştiren daha kurmaca bir yapıya sahip.
Benim değerlendirmemde, “Pablo Escobar'ı ve tarihsel bağlamını anlamak için hangi filmi seçmeliyim?” sorusunun cevabı Loving Pablo. Fakat “Escobar'ın çevresinde geçen sürükleyici bir suç-gerilim filmi istiyorum” deniyorsa Escobar: Paradise Lost başka bir deneyim sunuyor. Yani tek bir “en iyi” cevabı vermek yerine, filmlerin neyi amaçladığına bakmak daha anlamlı.
Escobar'ı Anlamadan Filmleri Anlamak Mümkün mü?
Bence mümkün değil. Çünkü Escobar sinemada çoğu zaman neredeyse bir popüler kültür karakterine dönüştürülüyor. Oysa tarihsel gerçeklik çok daha karmaşık.
Medellín Karteli'nin yükselişi özellikle 1970'lerin sonları ve 1980'lerde kokain ticaretinin uluslararası ölçekte büyümesiyle bağlantılıydı. ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi'nin tarihçesinde, Kolombiyalı kaçakçıların 1970'lerde üretim, taşıma ve dağıtım ağlarını hızla genişlettiği; Medellín merkezli yapılanmanın zamanla son derece büyük ve şiddet içeren bir suç ekonomisine dönüştüğü aktarılıyor.
Burada benim dikkat çekici bulduğum nokta şu: Escobar'ın hikâyesi sadece “çok zengin bir uyuşturucu baronu” hikâyesi değildi. Para, siyaset, yolsuzluk, medya, silahlı gruplar ve mahalle düzeyindeki sosyal ilişkiler aynı sistemin parçaları haline gelmişti. DEA'nın müze kayıtlarında Escobar'ın Medellín Karteli'nin liderlerinden biri olduğu ve örgütün uyuşturucu ticaretini sürdürebilmek için rüşvet, tehdit ve cinayet dahil çeşitli yöntemlere başvurduğu belirtiliyor.
Dolayısıyla bir Escobar filmini değerlendirirken yalnızca aksiyon sahnelerine bakmak bana eksik geliyor.
Loving Pablo: Escobar'ın İnsan İlişkileri Üzerinden Portresi
2017 yapımı Loving Pablo, Fernando León de Aranoa tarafından yönetildi ve Javier Bardem ile Penélope Cruz'u başrollerde buluşturdu. Film, Virginia Vallejo'nun anı kitabı Loving Pablo, Hating Escobar temel alınarak hazırlandı.
Bence filmin en önemli özelliği, Escobar'ı yalnızca dışarıdan gözlemlememesi. Virginia Vallejo'nun bakış açısı üzerinden onun özel hayatındaki cazibesiyle kamusal alandaki şiddeti arasındaki çelişkiyi göstermeye çalışıyor.
Bu önemli, çünkü güçlü suç figürleri hakkında yapılan anlatılarda çok sık karşılaştığımız bir problem var: Suçlu karakterin zekâsı, cesareti, serveti veya karizması öne çıkarken mağdurlar arka plana itilebiliyor. Loving Pablo ise en azından anlatısal olarak bu çelişkiyi görünür hale getiriyor.
Ancak filmin zayıf tarafı da burada başlıyor. Guardian'ın 2017 tarihli değerlendirmesinde, filmin Virginia'nın bakış açısını kullanmasına rağmen Escobar'ın yine de anlatının merkezinde kaldığı ve hikâyenin daha önceki Narcos gibi yapımların yarattığı ortamdan yeterince ayrışamadığı eleştiriliyor.
Ben bu eleştiriyi kısmen haklı buluyorum. Bardem'in performansı dikkat çekici olsa da film zaman zaman “Escobar'ın hayatını anlatan yeni bir film” olmanın ötesine geçmekte zorlanıyor.
Yine de tarihsel biyografi arayan biri için Loving Pablo'nun avantajı açık: Film, Escobar'ın kişisel ilişkileriyle iktidarının birbirinden bağımsız olmadığını göstermeye çalışıyor.
Javier Bardem'in Escobar Performansı Neden Tartışmalı?
Bardem'in performansını değerlendirirken fiziksel dönüşümün ötesine bakmak gerekiyor.
Escobar'ın kamusal imajı ile özel hayattaki davranışları arasında büyük bir fark vardı. Bir tarafta ailesine bağlı, yardımsever görünmeye çalışan bir adam; diğer tarafta tehdit, cinayet ve korku mekanizmasını kullanan bir suç örgütü lideri bulunuyordu.
Bence Bardem'in başarılı olduğu nokta tam olarak bu ikiliği göstermesi. Ancak filmin dramatik yapısı bazen bu karmaşıklığı yeterince derinleştiremiyor.
Burada ilginç bir toplumsal mesele de ortaya çıkıyor: İnsanlar neden son derece şiddetli suçlarla ilişkilendirilen kişilere rağmen onların “insani” taraflarını hatırlamak isteyebiliyor?
Bu sorunun cevabı yalnızca erkek izleyicilerin “güçlü karakter” merakı veya kadın izleyicilerin “empati” arayışı gibi basit cinsiyet kalıplarıyla açıklanamaz. Aynı filmi izleyen iki erkek tamamen farklı tepkiler verebilir; iki kadın da birbirinden tamamen farklı yorumlara sahip olabilir. Yaş, eğitim, aile deneyimleri, toplumsal çevre ve kişisel değerler çok daha belirleyici olabilir.
Bence forum tartışmalarında asıl verimli olan da bu çeşitliliği kabul etmek.
Escobar: Paradise Lost: Daha Çok Gerilim, Daha Az Biyografi
2014 yapımı Escobar: Paradise Lost, Andrea Di Stefano'nun ilk yönetmenlik çalışması. Başrollerde Benicio del Toro, Josh Hutcherson ve Claudia Traisac bulunuyor. Hikâye, Kolombiya'ya gelen genç bir sörfçünün Escobar'ın yeğeniyle ilişki kurması ve zamanla Escobar'ın dünyasının içine çekilmesi üzerine kuruluyor.
Bu film hakkında benim düşüncem biraz farklı. Eğer biri “Bana Escobar'ın hayatını tarihsel olarak anlat” diyorsa bu film ilk tercih olmamalı. Çünkü hikâye gerçek biyografi ile kurmaca gerilim arasında duruyor.
Guardian'ın incelemesinde de filmin Escobar'a tamamen kurmaca bir perspektiften yaklaştığı ve gerçeklikten önemli ölçüde uzaklaştığı vurgulanıyor.
Ama bu durum filmi otomatik olarak kötü yapmıyor.
Tam tersine, Benicio del Toro'nun performansı filmin en güçlü unsurlarından biri. Roger Ebert'in incelemesinde de del Toro'nun karakteri, çocuklarıyla sakin zaman geçiren bir adamdan cinayet emri verebilen tehlikeli bir figüre geçerken gösterdiği yoğunluk özellikle öne çıkarılıyor.
Burada sinemanın önemli bir avantajı ortaya çıkıyor: Belgesel gerçekliğini aramayan bir film, belirli bir psikolojik atmosferi çok daha doğrudan aktarabilir.
Dolayısıyla Paradise Lost'u “Escobar biyografisi” olarak değil, “Escobar'ın çevresindeki tehlikenin içine düşen sıradan bir insanın gerilim hikâyesi” olarak değerlendirmek daha doğru.
Peki Benicio del Toro mu, Javier Bardem mi?
Bana göre bu karşılaştırmada tek bir doğru yok; çünkü iki oyuncunun yaklaşımı farklı.
Bardem'in Escobar'ı daha çok biyografik dramın merkezindeki tarihsel karakter gibi duruyor. Del Toro ise daha kapalı, tehditkâr ve fiziksel olarak hissedilen bir suç patronu portresi oluşturuyor.
Paradise Lost eleştirilerinde de del Toro'nun performansının filmin genelinden daha fazla öne çıktığı görülüyor. Metacritic'teki eleştiri derlemesinde film “karışık veya ortalama” kategorisinde değerlendirilirken, çeşitli eleştirmenler del Toro'nun performansını filmin dikkat çekici taraflarından biri olarak değerlendiriyor.
Benim açımdan sonuç şöyle:
Biyografi ve tarihsel karakter: Loving Pablo
Gerilim ve suç atmosferi: Escobar: Paradise Lost
Escobar performansı: İki film farklı yorumlar sunduğu için kişisel zevke daha fazla bağlı.
Escobar'ın “Robin Hood” İmajı Nereden Geldi?
Filmleri değerlendirirken bence en tehlikeli yanlışlardan biri Escobar'ın yalnızca “fakirlerin yardımına koşan zengin adam” şeklinde anlatılması.
Bu imaj tamamen boşluktan doğmadı. Escobar gerçekten de bazı yoksul mahallelerde ev, spor alanı ve başka sosyal yatırımlarla ilişkilendirildi. Bunun toplumdaki karşılığını anlamak için ekonomik koşullara bakmak gerekiyor.
En İyi Escobar Filmi Hangisi? İlk Bakışta Cevap Vermek Neden Zor?
Pablo Escobar hakkında film izlemeye başlayınca insanın karşısına yalnızca bir suç hikâyesi çıkmıyor. Bir yanda inanılmaz bir servet, korku ve güç; diğer yanda Medellín sokakları, yoksulluk, uyuşturucu ekonomisi, devlet kurumları, gazeteciler, aileler ve bütün bir toplumun yaşadığı travma var. Benim açımdan Escobar filmlerini ilginç yapan da tam olarak bu. Çünkü mesele yalnızca “Escobar'ı kim daha iyi oynamış?” sorusundan ibaret değil.
Forumlarda bu konu açıldığında genellikle iki film öne çıkıyor: Loving Pablo (2017) ve Escobar: Paradise Lost (2014). Bunlardan ilki doğrudan Escobar'ın yükselişine ve düşüşüne, özellikle de gazeteci Virginia Vallejo ile ilişkisine odaklanıyor. İkincisi ise Escobar'ın hayatını genç bir yabancının gözünden anlatan, romantik gerilim ile suç filmini birleştiren daha kurmaca bir yapıya sahip.
Benim değerlendirmemde, “Pablo Escobar'ı ve tarihsel bağlamını anlamak için hangi filmi seçmeliyim?” sorusunun cevabı Loving Pablo. Fakat “Escobar'ın çevresinde geçen sürükleyici bir suç-gerilim filmi istiyorum” deniyorsa Escobar: Paradise Lost başka bir deneyim sunuyor. Yani tek bir “en iyi” cevabı vermek yerine, filmlerin neyi amaçladığına bakmak daha anlamlı.
Escobar'ı Anlamadan Filmleri Anlamak Mümkün mü?
Bence mümkün değil. Çünkü Escobar sinemada çoğu zaman neredeyse bir popüler kültür karakterine dönüştürülüyor. Oysa tarihsel gerçeklik çok daha karmaşık.
Medellín Karteli'nin yükselişi özellikle 1970'lerin sonları ve 1980'lerde kokain ticaretinin uluslararası ölçekte büyümesiyle bağlantılıydı. ABD Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi'nin tarihçesinde, Kolombiyalı kaçakçıların 1970'lerde üretim, taşıma ve dağıtım ağlarını hızla genişlettiği; Medellín merkezli yapılanmanın zamanla son derece büyük ve şiddet içeren bir suç ekonomisine dönüştüğü aktarılıyor.
Burada benim dikkat çekici bulduğum nokta şu: Escobar'ın hikâyesi sadece “çok zengin bir uyuşturucu baronu” hikâyesi değildi. Para, siyaset, yolsuzluk, medya, silahlı gruplar ve mahalle düzeyindeki sosyal ilişkiler aynı sistemin parçaları haline gelmişti. DEA'nın müze kayıtlarında Escobar'ın Medellín Karteli'nin liderlerinden biri olduğu ve örgütün uyuşturucu ticaretini sürdürebilmek için rüşvet, tehdit ve cinayet dahil çeşitli yöntemlere başvurduğu belirtiliyor.
Dolayısıyla bir Escobar filmini değerlendirirken yalnızca aksiyon sahnelerine bakmak bana eksik geliyor.
Loving Pablo: Escobar'ın İnsan İlişkileri Üzerinden Portresi
2017 yapımı Loving Pablo, Fernando León de Aranoa tarafından yönetildi ve Javier Bardem ile Penélope Cruz'u başrollerde buluşturdu. Film, Virginia Vallejo'nun anı kitabı Loving Pablo, Hating Escobar temel alınarak hazırlandı.
Bence filmin en önemli özelliği, Escobar'ı yalnızca dışarıdan gözlemlememesi. Virginia Vallejo'nun bakış açısı üzerinden onun özel hayatındaki cazibesiyle kamusal alandaki şiddeti arasındaki çelişkiyi göstermeye çalışıyor.
Bu önemli, çünkü güçlü suç figürleri hakkında yapılan anlatılarda çok sık karşılaştığımız bir problem var: Suçlu karakterin zekâsı, cesareti, serveti veya karizması öne çıkarken mağdurlar arka plana itilebiliyor. Loving Pablo ise en azından anlatısal olarak bu çelişkiyi görünür hale getiriyor.
Ancak filmin zayıf tarafı da burada başlıyor. Guardian'ın 2017 tarihli değerlendirmesinde, filmin Virginia'nın bakış açısını kullanmasına rağmen Escobar'ın yine de anlatının merkezinde kaldığı ve hikâyenin daha önceki Narcos gibi yapımların yarattığı ortamdan yeterince ayrışamadığı eleştiriliyor.
Ben bu eleştiriyi kısmen haklı buluyorum. Bardem'in performansı dikkat çekici olsa da film zaman zaman “Escobar'ın hayatını anlatan yeni bir film” olmanın ötesine geçmekte zorlanıyor.
Yine de tarihsel biyografi arayan biri için Loving Pablo'nun avantajı açık: Film, Escobar'ın kişisel ilişkileriyle iktidarının birbirinden bağımsız olmadığını göstermeye çalışıyor.
Javier Bardem'in Escobar Performansı Neden Tartışmalı?
Bardem'in performansını değerlendirirken fiziksel dönüşümün ötesine bakmak gerekiyor.
Escobar'ın kamusal imajı ile özel hayattaki davranışları arasında büyük bir fark vardı. Bir tarafta ailesine bağlı, yardımsever görünmeye çalışan bir adam; diğer tarafta tehdit, cinayet ve korku mekanizmasını kullanan bir suç örgütü lideri bulunuyordu.
Bence Bardem'in başarılı olduğu nokta tam olarak bu ikiliği göstermesi. Ancak filmin dramatik yapısı bazen bu karmaşıklığı yeterince derinleştiremiyor.
Burada ilginç bir toplumsal mesele de ortaya çıkıyor: İnsanlar neden son derece şiddetli suçlarla ilişkilendirilen kişilere rağmen onların “insani” taraflarını hatırlamak isteyebiliyor?
Bu sorunun cevabı yalnızca erkek izleyicilerin “güçlü karakter” merakı veya kadın izleyicilerin “empati” arayışı gibi basit cinsiyet kalıplarıyla açıklanamaz. Aynı filmi izleyen iki erkek tamamen farklı tepkiler verebilir; iki kadın da birbirinden tamamen farklı yorumlara sahip olabilir. Yaş, eğitim, aile deneyimleri, toplumsal çevre ve kişisel değerler çok daha belirleyici olabilir.
Bence forum tartışmalarında asıl verimli olan da bu çeşitliliği kabul etmek.
Escobar: Paradise Lost: Daha Çok Gerilim, Daha Az Biyografi
2014 yapımı Escobar: Paradise Lost, Andrea Di Stefano'nun ilk yönetmenlik çalışması. Başrollerde Benicio del Toro, Josh Hutcherson ve Claudia Traisac bulunuyor. Hikâye, Kolombiya'ya gelen genç bir sörfçünün Escobar'ın yeğeniyle ilişki kurması ve zamanla Escobar'ın dünyasının içine çekilmesi üzerine kuruluyor.
Bu film hakkında benim düşüncem biraz farklı. Eğer biri “Bana Escobar'ın hayatını tarihsel olarak anlat” diyorsa bu film ilk tercih olmamalı. Çünkü hikâye gerçek biyografi ile kurmaca gerilim arasında duruyor.
Guardian'ın incelemesinde de filmin Escobar'a tamamen kurmaca bir perspektiften yaklaştığı ve gerçeklikten önemli ölçüde uzaklaştığı vurgulanıyor.
Ama bu durum filmi otomatik olarak kötü yapmıyor.
Tam tersine, Benicio del Toro'nun performansı filmin en güçlü unsurlarından biri. Roger Ebert'in incelemesinde de del Toro'nun karakteri, çocuklarıyla sakin zaman geçiren bir adamdan cinayet emri verebilen tehlikeli bir figüre geçerken gösterdiği yoğunluk özellikle öne çıkarılıyor.
Burada sinemanın önemli bir avantajı ortaya çıkıyor: Belgesel gerçekliğini aramayan bir film, belirli bir psikolojik atmosferi çok daha doğrudan aktarabilir.
Dolayısıyla Paradise Lost'u “Escobar biyografisi” olarak değil, “Escobar'ın çevresindeki tehlikenin içine düşen sıradan bir insanın gerilim hikâyesi” olarak değerlendirmek daha doğru.
Peki Benicio del Toro mu, Javier Bardem mi?
Bana göre bu karşılaştırmada tek bir doğru yok; çünkü iki oyuncunun yaklaşımı farklı.
Bardem'in Escobar'ı daha çok biyografik dramın merkezindeki tarihsel karakter gibi duruyor. Del Toro ise daha kapalı, tehditkâr ve fiziksel olarak hissedilen bir suç patronu portresi oluşturuyor.
Paradise Lost eleştirilerinde de del Toro'nun performansının filmin genelinden daha fazla öne çıktığı görülüyor. Metacritic'teki eleştiri derlemesinde film “karışık veya ortalama” kategorisinde değerlendirilirken, çeşitli eleştirmenler del Toro'nun performansını filmin dikkat çekici taraflarından biri olarak değerlendiriyor.
Benim açımdan sonuç şöyle:
Biyografi ve tarihsel karakter: Loving Pablo
Gerilim ve suç atmosferi: Escobar: Paradise Lost
Escobar performansı: İki film farklı yorumlar sunduğu için kişisel zevke daha fazla bağlı.
Escobar'ın “Robin Hood” İmajı Nereden Geldi?
Filmleri değerlendirirken bence en tehlikeli yanlışlardan biri Escobar'ın yalnızca “fakirlerin yardımına koşan zengin adam” şeklinde anlatılması.
Bu imaj tamamen boşluktan doğmadı. Escobar gerçekten de bazı yoksul mahallelerde ev, spor alanı ve başka sosyal yatırımlarla ilişkilendirildi. Bunun toplumdaki karşılığını anlamak için ekonomik koşullara bakmak gerekiyor.